Varoluş Sebebimiz / Reason of our Existence

Resim kaynağı/Image Credits: NASA

Jump to English

Varoluş Sebebimiz

“İnanç hangi cevapları verirse versin, cevabın ait olduğu inanç veya kime verildiğinden bağımsız olarak, bu cevaplar insanın sonlu varlığına sonsuz anlam katarlar; acılarla, yoksullukla veya ölümle yok olmayan anlamlar. Bu da demektir ki yaşamın anlamını ve olasılığını sadece inançta bulabiliriz.”

Tolstoy, “itiraflar” kitabında bunları yazar. İnsanın, nasıl olsa bir gün yok olacağı bir dünyada yaşamaya devam etmesinin saçmalığını fark eder. Bunun üzerine, neden hala yaşamakta olduğunu sorgular. O dönemde para, aile, çevre ve benzeri her şeye sahip olan Tolstoy, tüm fikir zenginliğine rağmen yaşamın anlamsız olduğunu düşünür. Bu düşünceyi sürdürdüğünde kafası bir şeye takılır: neredeyse hiçbir şeye sahip olmayan köylüler, tüm gün tarlada çalışıp yorulmalarına rağmen yaşama sıkı sıkıya bağlıdırlar. Büyük ailelerinin içinde gülüp eğlenebilirler. Bunun sebebini sorgular. Vardığı kanı, bu insanları hayata bağlayan şeyin inanç olduğu fikridir. Dibe vurmuş nihilist inançsızlığında, inancın değerini fark eder ve yaşama bununla bağlanır. Bu inanç bir kutsal kitabın ya da bir akımın parçası olmak zorunda değildir. Önemli olan, sınırlı varlığımızda sınırsız olan başka bir şeyin farkına varabilmemiz ve onunla kendi sınırsızlığımızın farkına varmamızdır.

Blogda paylaştığım son birkaç yazı, benim için bir inancın temelini oluşturdu. Bu yazılardaki bilgelik, kaleme alırken fark etmediğim ve tamamiyle anlayıp uygulamaya geçiremediğim türden. İnsanlar hayatlarında çeşitli şeylerle karşılaşırlar, sevinirler, acı çekerler, öğrenirler. Genelde herkesin aynı sorunlardan muzdarip olması ilginç gelebilir, ancak hepimiz insanız, doğamız aynı, temel beklentilerimiz ve bunların karşılanmama ihtimali aynı. Buradan yola çıkarak yaşamdan bıkanlara, aşk acısı çekenlere, bunalıma girenlere yol gösterici bir yazı yazıyorum. Bu yazı en çok bana yol gösterecek, ancak dedim ya tüm insanlar aslında aynı, dolayısıyla kendinizden bir şeyler bulmanız çok olası. O yüzden buyrun.

İnsan doğar, büyür, gelişir, yaşlanır, ölür. Kişi dünyada kaldığı süre boyunca diğer insanlarla karşılaşır, onlardan etkilenir, onları etkiler. İlişkiler insana öğretir, kimisi acı vererek, kimisi mutluluk vererek. Kişi hayatı boyunca bir şeyler öğrenir, becerebilenler bunları yazılara, şiirlere, resimlere aktarır ve biriktirdikleri tecrübeyle beraber toprak olurlar. En nihayetinde, tecrübeleri yaşayan beden için bir son vardır. Yeterince üzerinde düşünen için huzur verici bir son.

Gelin kısıtlı var oluşumuzda kapladığımız yeri anlamak için bir boyut kıyaslaması yapalım. Gözlenebilir evren 90 milyar ışık yılı genişliğinde. Bu aklınızın alacağı bir rakam değil. Biz, Laniakea süper kümesi olarak adlandırılan yüz binlerce galaksiden oluşan bir öbeğin uçlarında yer alan, ortalama boyutta bir galaksinin eteklerindeki, ortalama boyutta bir güneş sisteminin içindeki küçücük bir gezegende var olan küçücük varlıklarız. Var oluşumuzun küçüklüğünde, kendimize, aynı oranda küçük sorunları büyük sorunlar olarak ediniyoruz. Bunu söylemem şu an sizi sahip olduğunuz sorunlardan arındırmayacak. Ancak okumaya devam ederseniz var oluşunuza dair etkili bir iç görü edinebilirsiniz. Böylece hüsrana uğradığınızda, aldatıldığınızda, üzüldüğünüzde, sinirlendiğinizde duygularınızla başa çıkacak bir silahınız olur: “kendini bilme silahı.” Kendimizi bilmeye fiziksel varlığımızla başlayabiliriz.

Bir önceki yazıda (Bilinç ve Hayat) fiziksel varlığımıza ilgili fikirlerden bahsetmiştim. Söylemi yerindeyse canlı olup olmadığımızı sorgulamıştım. Bunu yaparken bildiğimiz en temel seviyeden, atomlar seviyesinden başlamıştım.

Bu evrende, en temel seviyede atomik parçacıklar arasındaki ilişki fizik kurallarıyla belirlenir. Çeşitli sabitler vardır, parçacıkların kütleleri, enerji seviyeleri, ışık hızı ve benzeri. Bu sabitler ile en temel seviyede evren hep aynı işleyecek şekilde ortaya çıkmıştır. Bu parçacıklar atomları, molekülleri meydana getirir. Kimyanın temeli ortaya çıkar. Karmaşık moleküller bir araya gelir, birbirini kopyalamaya başlarlar, biyoloji ortaya çıkar. Bu çevrimin sonunda ise biz ortaya çıkarız. Bilinen kadarıyla evrimin ortaya çıkardığı en karmaşık akıla sahip canlılar.

Sahip olduğumuz akılla, fizik-kimya-biyoloji sürecini bir noktaya kadar formüllerle ve modellerle açıklayabiliriz. Bir noktadan sonrası bizim açıklayabileceğimiz sınırların ötesine çıkar; buradan sonrasına kısaca yaşam deriz. Ancak yaşam diye tanımladığımız, kendi bilgisini kopyalayabilen karmaşık moleküller toplamının, açıklanabilirlik açısından kimyasal bağ kuran iki atomdan farkı olup olmadığı sorusu, sadece bizim yanıtlama becerisine sahip olmadığımız bir sorudur.

Bu beceriksizliğin getirdiği ikinci bir sorunsa, akıllı canlılar tanımını yaparken kendi aklımızı referans alıyor olmamızdadır. Buradaki kastım farklı şekilde düşünen yaşam formları olabileceği değil. Daha çok akıl kavramının, yaşam-kimya sorunsalında olduğu gibi, açıklanabilirlik engeline takılmış olabileceğidir. Yani akıl diye ortaya koyduğumuz kavram çok karmaşık bir matematikle açıklanabilen dolayısıyla tahmin edilebilen bir şey olabilir. Ancak bunu bizim bilme imkanımız olmayabilir.

Açıklanabilirliği bir kenara koyarsak, sahip olduğumuz akılla oldukça fazla şey yapabiliriz. Bilim, felsefe, sanat… Bunun yanında oldukça karmaşık duygular besleyebiliriz. Aşk, sevgi, şevkat, kin, nefret ve benzeri. Bunları düşünmek var oluşumuzla ilgili ilginç bir manzaraya çıkar: Vahşi bir yer olan bu evrende, galaksiler oluşur, dağılan gazlar bir araya gelip güneşleri oluşturur. Bu güneşler, ürettikleri füzyon enerjisi altında ezilerek patlarlar, evrenin dört bir yanına yayılırlar. Bu yıldız tozları, tekrar bir araya gelerek yeni güneşler ve yeni gezegenler meydana getirirler. Bu gezegenlerdeki atom içeriği uygunsa, yaşam diye tabir ettiğimiz karmaşıklıkta varlıklar ortaya çıkar. Bunlar gelişir, evrilir ve sonunda biz ortaya çıkarız. Vahşi evrenin ölümcül patlamaları sonucunda ortaya çıkan, kırılgan, duygusal canlılar.

Bir an için insanı akıllı bir canlı olarak görmeyi bırakıp, oldukça karmaşık bir fizik-kimya çorbası gibi görürseniz, aslında evrenin ana maddelerinden oluşan ve evreni algılayabilen varlıklar olduğumuzu anlarsınız. Carl Sagan, “insanlar, evrenin kendini gözlemleme şeklidir” demiş. Gözlemlenen şey ister diğer yıldızlar olsun, ister ormanlar, dağlar olsun, isterse sizin gibi bir araya gelmiş diğer oluşumlar yani insanlar olsun, hepsi aynı evrenin parçalarıdır. Evrenin ölçeğinde bahsi bile geçmeyecek ufaklıkta olan insanlar, küçücük gezegenlerinde birbirleriyle ilişki halindelerdir; kimisi birbirini sever aileler kurar, kimisi birbirinden nefret eder savaşlar açarlar ve her durumda her iki taraftaki evren-gözlemleme-oluşumları, yine evrenin başka bir parçası olan diğer insanlar tarafından ortaya konan tiyatronun içinde, kendi hayatları dedikleri hikayeyi gözlemlerler. Aşık olurlar, aşık olanları izlerler; savaş açarlar, savaşlar hakkında yazılanları okurlar; göğe bakıp yıldızları izlerler, nefes alıp havanın kokusunu içlerine çekerler. Birkaç on yıl yaşayıp yerlerine gelecek başkaları için, bir arada tuttukları maddeyi doğaya salarlar. Bu nokta sevgiyi anlamak için daha sonra tekrar değineceğim bir nokta olacak. Ama önce sevgi diye bildiğimiz şeyin ne olduğundan bahsedelim.

Önceki iki yazıda (Sevginin Doğası)  ve (Anda ol, sevgide ol) sevginin doğasına değinmiştim. Birisine aşık olursunuz, onun yanındayken çok mutlusunuzdur, onun için her şeyi yapabileceğinizi düşünürsünüz. Bunun adına sevgi dersiniz. Ancak aradan yıllar geçer ve artık yanında olduğunuz kişi sizin için pek de bir şey ifade etmiyordur. Eğer birlikteliği bir arada tutacak güçlü ortak noktalar yoksa sevginin öldüğü ilan edilir. Veya daha en başında yolunda gitmeyen sebeplerden bir ayrılık yaşanır. Bu çok büyük bir acıyı beraberinde getirir. Bu acı sonucunda kişi, sevgisini kaybetmekle kalmaz bir daha sevemeyeceğini düşünmeye başlar. Ve bu noktada sevginin doğasıyla ilgili sahip olduğumuz bir yanlış anlaşılma yatmaktadır.

Sevgiyi, hep insanlara, hayvanlara, doğaya duyduğumuz bir his olarak tanımlarız. Gerçekten öyle olsa idi zamanla azalıp yok olmazdı… Aslında sevginin gerçek doğası hava gibidir. Hep oradadır ancak sadece ona erişmemizi sağlayacak uygun kişilerin, ortamların varlığında hissedilir. Zamanla azalıp solan şey sevginin kendisi değil, kişilerin bu hisse erişmemizdeki etkileridir.

Birisini sevdiğimizi düşündüğümüzde hissettiğimiz şey sürekli sevgi değildir. Bunun içinde, sevgi bir partner içinse, cinsel arzular vardır, toplumsal tatmin vardır, karşılıklı yarar sağlamalar vardır. Sevgiyi gerçekten hissettiğimiz anlar oldukça nadirdir. Örneğin uzun bir muhabbetin sonunda paylaşılan hikayeye iki kişinin de kahkahalarla gülüp nefeslenmek için durdukları o ufak arada hissedilir. Veya bir an için iki tarafın da söyleyecek bir şeyi olmadığında göz göze gelinilen o iki saniyede hissedilir. Aslında sürekli mental aktivitelerde bulunan beyin sustuğunda arkada kalan gürültüdür sevgi. İki ayrı varlığı bağıyla bir yapan, bir olmayı arzulatan bir histir. Buradaki kastım cinsel birleşme değil. Örneğin yağmur sonrasında bulutları dağıtan bir rüzgar eser, temiz havayla beraber gün batımında coşan bülbüllerin şakımalarını taşır. Eğer gerçekten sevgi içinde olan bir insana o anda nasıl hissettiğini soracak olsaydınız, size bülbül gibi şakıması veya güneş gibi parlaması gerekirdi. Çünkü o anda, o kişinin aklındaki tek şey, o anın getirdiği güzelliklerin yansıması olurdu, geçmiş kederleri veya gelecek kaygıları değil. Kişi o an içinde sevgi bağıyla dış dünya ile bir olmuş olurdu.

Evrenin yapı taşlarından oluşan ve evreni gözlemleyen oluşumlar olduğumuzu hatırlayın. Hissedilen sevgi, var oluşumuzun farkına varmamız olarak da görülebilir. Evrenin bir parçası, evrenin başka bir parçası ile bir olmayı arzulamaktadır. Belki de tüm çekim kuvvetlerinden daha güçlüdür. İnsanların varlığının en önemli sebebidir. Ancak sevgiyi yanlış yorumlayışımız sebebiyle bu konu aynı zamanda en büyük acı çekiş sebebimiz olur, özellikle ilişkilerimizde.

Modern hayatımızda aklımızı analitik şeyler için kullanmaya alışırız. Sürekli düşünürüz, düşünürüz, çalışırız, plan yaparız, analiz ederiz. Kafamızda akan bir nehir vardır adeta. Ve bu nehrin gürültüsünde sevginin kuş cıvıltıları boğulur. Mental ishal dediğim bu hadise hayatımızda güzellik içeren onlarca şeyi görmemizi engeller. Güzel bir gün batımının renklerini gözlemlemek dururken akşam eve gidince yapılacak işlerin planı yapılır. Baş başa yenen bir yemekte yemeğin keyfi yerine, fotoğrafının instagramda alacağı beğeniler düşünülür. Her gün yürünen yolda öten güzel kuş sesleri artık duyulmaz. Vesaire.

Modern hayata adapte olmuş aklımızın bize getirdiği en büyük hezimet ise kişiler ile ilgili kafamızda oluşturduğumuz imgelerden kaynaklanır. Tanıştığımız hoş bir insanı kafamızda bir kalıba sokarız. Beklentiler oluştururuz. Hayaller kurarız. Sonra birer birer bu hayaller yıkılır, beklentiler karşılanmaz, kalıplar kırılır ve acı başlar. “Bunu nasıl yapabildi?” “Onu hiç böyle tanımamıştım.” “Kalbimi çok kırdı.”

Aklınızın size oynadığı oyunların boyutuna genellikle birisi kalbinizi kırdığında şahit olursunuz. Zamanla fark edeceğiniz şey, sevgi duymak için muhtaç olduğunuzu düşündüğünüz o kişiyi hayatınızda tutabilmek için bilinçli ya da bilinçsiz uydurduğunuz hikayelerin bolluğu ve boyutudur.

İnsanın hayatındaki acıların ve kederlerin çeşitliliğinin ucu bucağı yoktur. Ancak büyük kayıplar ve hastalıklar dışında, bizi üzen şeylerin çoğunun düşünce şeklimizden kaynaklandığını da kabul etmemiz gerekir. Burada insanların dert edindiği şeyleri küçümsediğim düşünülmesin. Benim de ufak sayılacak şeyleri kendime dert edinip oyundan erken çıkış yollarını düşünür hale gelmişliğim vardır. Böyle bir haldeyken, bir insanın duymak isteyeceği en son şey “Ya ne dertler var, bu seninki bir şey mi?” cümlesidir. O dipsiz kuyuya düşen kişi, kendi varlığının verdiği acı içindeyken, başka herhangi bir insanın acısını hissedebilecek yere sahip değildir. Benim bu yazıda yapmayı hedeflediğim şey, böyle bir düşünsel durumda olan insanlara, o durumdan çıkış kapısını göstermek ve çıkmış olanlara da o kuyuya düşmemek için alınacak önlemleri göstermek.

Dünyada bir çok felsefe ve spritüel yol insanın aklında kendine ettiği eziyet, acı çekiş üzerine yazılmıştır. Budizm bunun en kolay anlaşılır örneği olabilir. Hikaye o ya; Buda, insanın acı çekişinden usanmıştır, bir ağacın dibine oturmuş ve “ya bunu çözeceğim ya da denerken yok olacağım” dediği bir meditasyonun üçüncü gününde aydınlanmıştır. İnsan, hayatı boyunca geçici şeylere ve konumlara takılır veya bunları arzular. Bu arzu, kişinin acı çekişinin temelidir ve bırakıldığında nirvanaya giden yolu açar. Biraz felsefe biraz spiritüel figürlerden bahsedelim. Bunu yaparken, dünyada adı bilinen insanların çoğunun aynı sorunlara hitap ettiğini düşünerek belki çektiğiniz acıda yalnız olmadığınızı görüp bir nebze olsun rahatlarsınız.

Varoluşçuluk (existentialism), evrenin kendi varoluş şekliyle varolduğu ve biz insanların, olan şeylere kendimizce anlam vererek yaşadığımızı söyler. Absürdism ve Nihilizm bu felsefenin kuzenleri sayılabilir. Başlarda bahsettiğim “evren-gözlemleme-yapıları” fikrini hatırlayın, insanlar, bu evrende sözü geçen temel güçler sonucu ortaya çıkan oldukça karmaşık makinelerdir. Bu makinenin, yapısı gereği etrafına anlam yüklemesi normal karşılanabilir. Ancak kara deliklerin ve süper novaların hüküm sürdüğü bir evrende bu makinelerin bir şeylere verdiği anlam ne kadar kayda değer olabilir ki? (Burada rhetoric yaptığım düşünülmesin, yazının sonunda bunu güzel bir yere bağlayacağım.) Stoacılar (stoicism) bir insanın hayatındaki anlamı, sahip olduğu şeyler üzerinden tanımlamaması gerektiğini söyler. Kişinin elde edemediği şeylerin ve hayalleri peşinde koşarak yaşamamasını öğütler. Aksine kişinin, gücü yeten şeyleri değiştirmek için sonuna kadar savaştığı, gücü yetmeyen şeyleri de kabul ettiği; belli başlı birkaç erdem üzerine geliştirilen bir karakter ile yaşaması gerektiğini savunur. Felsefelerdeki bağlantıyı görmek zaman zaman güç olabilir, özellikle bir felsefeyi oluşturan geçmiş bağlar net değilken. Ancak stoacılık örneğinden daha net anlaşılabilecek bir bağ gösterilebilir. Stoacılar hayatlarında elde edemedikleri şeyler üzerinden kendilerine üzüntü yaratmazlar. Elinde olanlar için mutludurlar ve başarabildikleri ölçüde daha iyisini hedeflerler. Bu felsefe esasında budizmin felsefesine benzetilir. Tarihsel olarak yakın zamanlarda bambaşka coğrafyalarda doğan benzer fikirler, insanın hep aynı sebeplerden acı çektiğini gösterir. Ve aslında gerek felsefe olsun gerek dinler olsun tüm çabalayış, bu acıyı azaltmak içindir. Kimisinin vardığı kanılar farklıdır, kimisinin uygulama biçimi…

Bahsettiğimiz sevgi ve acı çekişlerle ilgili çeşitli insanların da bir çok görüşü olmuştur. Eckhart Tolle, anın gücünden bahseder. Geçmiş hesaplaşmalar ve gelecek planları arasında bölünen insanın şu anı yaşamadığını söyler. Şu an, dikkatli düşünüldüğünde insanın sahip olduğu tek şeydir. Ancak insanlar, hayatlarını bir kurgu olan geçmişte ve çoğu zaman bu ana bağlı olmayan gelecekte yaşarlar. Ram Dass, sevginin gücünden bahseder. Sevgiyi duyabilmenin, uzun bir süreden sonra eve dönmek gibi bir his olduğunu söyler. Sevginin, insanı, diğer insanlara, doğaya, dünyaya, güneşe ve tüm evrene bağlayan bir güç olduğunu söyler. Alan Watts, evrenin, kendisiyle saklambaç oynayan bir varlık olduğunu söyler. Bu saklambaçta, evrendeki canlılar formunda beliren varlıkların, özünde kendinden saklanan tek bir varlık olduğunu söyler. “Deri kaplı egolar” olduğumuz fikrinin bir mit olduğunu, ayrı varlıklar olarak algıladığımız diğerlerinin de bir bütünün farklı yansımaları olduğunu söyler. Ouspensky, kişinin hayatın anlamsızlığını fark ettiğinde gerçek anlamda yaşamaya başladığını söyler. Gurdjieff, karakterlerimizin, dış etkilerle oluşan mekanik bir oluşum olduğunu söyler. Kişi, bu mekanik oluşum süzgecinden dünyayı ancak belli renklerde görebilir, asla tüm ihtişamıyla değil. İnsanın doğuştan içinde olan bir özü olduğunu söyler. Ama gününüz toplumunda karakteriyle yargılanan insanların, katılaşıp sertleşen karakteri içinde bu özleri kaybettiklerini söyler. Yapılması gerekenin, acıların getirdiği bariyerleri yıkıp, karakterin kalıplaşmış yargılarından kurtulmak olduğunu söyler. Böylece kişi kendi özüne erişebilir, olmak istediği kişi olur ve hayatı, mekanik etkilerin kısıtladığı bir davranış tarzıyla yaşamak zorunda kalmaz. Sri Aurobindo, kişinin içinde “tanık” dediği bir gözlemcinin yattığını söyler. Tolle’nin söylediği şekliyle birisi “şu anda” yaşıyorsa, bu tanığın gözlerinden bakıyordur. Ve Aurobindo’nun tabiriyle kişi bunu yaptığında daha üstün bir varlığı, insan seviyesine indirmiş olur. Stoacıların, budistlerin tanımladığı gibi geçmiş kederlerden ve gelecek beklentilerden kurtulan insanın, Gurdjieff’in dediği gibi karakter kalıbından çıktığı, Tolle’nin dediği gibi “anda” var olduğu, Ram Dass’ın dediği gibi bunu yaparak sevginin varlığına kendini açtığını, Aurobindo’nun dediği gibi fiziksel dünyada yer almayan bir aklı/anlayışı fiziksel kıldığını söyleyebiliriz. Ve bunu yaparken kendinize evrendeki fiziksel kuvvetler sonucu ortaya çıkan bir yapı olduğunuzu hatırlatırsanız, varoluşçuların “bulunması zor” gördüğü, ama aslında gözünüzün önünde yatan anlamı görmüş olursunuz. Bizim varoluş amacımız, tüm evrene sevgi duyarak, varolduğumuz her anı fark ederek, bir süre boyunca, evrenin ücra bir köşesindeki küçücük bir gezegende yaşamak. Bunu yapmanın anlamını kavramak biraz zamanınızı alacak. Acılarınızı hatırlayıp, her şeyin yarın bitmesinin de bir fark yaratmayacağını söyleyeceksiniz. Biriktirdiğiniz hayat hikayeniz süzgecinden, evrenin ortaya çıkardığı en değerli şeyler olduğunuz fikrini küçümseyeceksiniz. Dünyadaki kötülükleri görüp zorbalara kin duyacaksınız ve bahsettiğim sevgiyi anlamaya bile çalışmayacaksınız. Dünyada, sevgiden kat be kat fazla nefret olduğunu düşünüp bu amacı anlamsız bulacaksınız. Ancak burada tanımladığım sevgiyi bir kere hissedebilenleriniz, var olduğunuz her anın kıymetini fark edecek.

Nietzsche’nin büyük bir aşk acısından sonra, vahiy gibi aklına gelen, “en büyük soru” olarak nitelediği soru şudur: Bir varlık belirse ve dese ki, “bu hayatı başından sonuna, ebediyete kadar tekrar tekrar yaşayacaksın”; bu varlığa lanet mi edersin yoksa şükür mü edersin? Bu sorunun üstüne Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabını yazar. Bu kitap Nietzsche’nin baş eseri gibi görülür. Ve büyük bir acıdan sonra yazılmış olması önemlidir. Sizin bu büyük soruya cevabınız ne olurdu? Betimlediğim bakış açısından yaşayabiliyor olsaydınız, çoğunuzun cevabınızın değişeceğinden eminim. Nihilist Nietzsche’nin de bu soruyu cevaplarken benimkine benzer bir düşünüş süreci izlediğini tahmin ediyorum. Böyle Buyurdu Zerdüşt ve sonraları yazdığı İyinin ve Kötünün Ötesinde kitaplarında, insanın, basit şehvet ve arzuyu aşk ve sevgi ile karıştırmasını yerer. Acı çekişlerde insanın dürtülerinin oynadığı rolden bahseder. İnsanın, gerçekten “insan” olabilmesi için, kendi tabiriyle “üstinsan” olabilmesi için giydiği hayvan donundan çıkıp üretken, yaratıcı, anlayışlı varlıklar olması gerektiğini söyler. Freud’un gördüğü şekliyle libido etkisinde yönlenmeyi bırakması gerektiğini söyler. Belki Nietzsche’nin şu sözü benim varmak istediğim noktayı güzel özetler: “Anlayan birisi için insan, hayvan donuna girmiş tanrı gibidir.” Hayvan donu dediğimiz mekanik karakter özelliklerinin farkına varıp bundan sıyrılabildiğimizde, gelecek, geçmiş ile kafamızı meşgul etmeden anın getirdiği mutluluğu yakalayabiliriz, var oluşumuzun anlamını her nefeste içimize çekeriz, gözlerimizden bakarız, kulaklarımızla duyarız, içinizdeki tanığı çağırırız, inanç seviyenize göre tanrının veya evrenin gözleri, kulakları oluruz, koca evrenin var oluş sebebi oluruz, bu bütünün parçası olarak bütünün kalanına sevgi duyarız, bütün ile bir oluruz.

Bu dediklerimi yazıyla aktarmak neredeyse imkansız. Bilen birisi daha ilk cümlemden anlatmak istediğimi anlamıştır. Bilmeyen birisi içinse boşa konuşuyorum bile sayılabilir. Mevlana gibi büyük dini figürler bolca alegoriden yararlanarak bunu anlatmaya çalışmış. Dini figürler, öğretilerine gömmüşler, kimisi 72 bakirenin verdiği keyfe benzer demiş, asırlar sonrasına dalga geçilecek bir fikir gibi ulaşmış. Filozoflar, bu fikirlerle felsefelerini örmüşler. Düşünürler, kitaplar ve denemeler yazmışlar. Bütünün tamamını görenler, bütünü aktaracak donanıma sahip değilmiş, eksik alegorilerle ve dogmaya kaçan benzetmelerle aktarmaya çalışmışlar; bütünün parçasını görenler de gördüğü parçanın kalan kısımlarla bağını kuracak bilgilere yönelmemişler.

Ben de bu fikirleri bir araya getirirken çeşitli yanılgılara düştüm. Karakterimin süzgecinden yargıladığım insanları, karakterimin süzgecinden affedip sevmeye çalıştım. Ancak bahsettiğim sevgiyi, geçmişe sıkı sıkıya bağlı olan karakterle anlamak mümkün değilmiş. Yargıladığım insanlar değişmemişti, benim yargılarım da değişmemişti, onları affetmem bana aynı şeyleri tekrar hissetirmeyecekleri anlamına gelmiyordu; dolayısıyla öncelikle yargılardan kurtulmak gerektiğini fark ettim. Kişinin karakterinin bir özelliğini fark ettim: vücudu oluşturan dokular, hücreler, atomlar gibi karakter de bütünün içine gömülüydü. Eğer kişi, kendini içeriden değiştirmeye çalışırsa, karakter özellikleri, gerginken bırakılan bir lastik gibi eski konumuna dönüyordu. Uzun yıllardır meditasyon yapıp, karakter üzerinde düşünmem bir şeyi anlamamı sağladı. Birisi, anda var olmak üzere geçmiş ve geleceği arkasında bıraktığında, yani meditasyon yaptığında, başka bir anlayış seviyesine çıkıyor. Bu anlayış seviyesi, hem şu an şurada olan şeyleri daha net görmemizi sağlıyor hem de karakterin, olaylara tepki sürecini gözlemlememizi sağlıyor. Bunu yaptığınızda öncelikle diğer insanların davranışlarındaki kalıpları görüyorsunuz. İnsan icadı olan dil gibi, karakterlerin de icat edilmiş cansız, mekanik yapılar olduğunu fark ediyorsunuz. Bir sonraki aşamada ise kendi karakterinizin çözümlemesini yapmaya başlıyorsunuz. Belli durumlarda gösterdiğiniz sabit tepkilerin farkına varıyorsunuz. Başlarda bunu sadece geçmişi gözlemlerken yapabilirken, meditatif bakışı günlük hayatın içinde çağırabilmeye başladığınızda gerçek zamanlı yapabiliyorsunuz. Kafanızda sevdiğiniz ama bir arada olmadığınız bir kişiyle ilgili bir hayal belirdiğinde, daha hayal netleşmeden, bu hayalin sonunda sizi daha çok üzeceğini fark edip duruyorsunuz. Hayalinizi durdurmak da pahasız gelmiyor. Gurdjieff, insanın kendi kabuğunu kırabilmesi için, tek serveti olan, hayallerini (fantazilerini) kurban etmesi gerektiğini söyler. Bu yol acı çekişlerle doludur. Bu yüzden Dostoyevski, Yer Altından Notlar kitabında, uyanışa direnen bir karakterin ağzından, çok bilinçli olmanın derinlere işlemiş bir hastalık gibi olduğunu söyler. Kendini bilmek cesaret ister. Yaptıklarının farkında olmadan yaşamak, uyumaya benzer. Birisini zorla uyandırmaya çalışırsanız, homurdanarak diğer tarafa döner. Kişinin kendi çabasıyla uyanmaya çalışıyor olması gerekir. Fantaziler, hayaller, kalp kırıklıkları, acı çekişler; bunlar, sokaktan geçen arabaların kornaları gibidir, uykunuzda sizi rahatsız eder. Yeterince rahatsızlık verildiğinde kişi uyanmaya başlar. Sonrası ise, yıllardır süren bir uykunun ağırlığını atmak kadar zordur.

Kendinizi öğrendikçe daha çok rahatsız olursunuz, çünkü derinlere indikçe organik olarak size ait olduğunuzu düşündüğünüz özelliklerinizin, mekanik ve cansız şeyler olduğunu fark edersiniz. Fizik kurallarının hüküm sürdüğü bu evrende, modellenemeyecek kadar karmaşık süreçlerle oluşan akıl ve bilinç kavramlarının, mekanik olduğunu fark edersiniz. Burada modellemeyi yapamayanın yine aynı mekanik akıl olduğuna dikkat çekerim. Bu yolun ilerilerinde bir şey netlik kazanır: insan bir makinadır. Ancak bu anlayış yolun sonu değildir. Tolstoy’un fark ettiği gibi yola devam etmek için bir inanç gerekir.

Hayatınızı yaşarken, bir noktada bir şeyler sizi rahatsız etmeye başlar. Ait olduğunuz toplumda bir noksanlık vardır. Dininizde bir problem vardır. Tuttuğunuz takımda veya partinizin politikacılarında bir yanlışlık vardır. Her gün yaptığınız işiniz size saçma gelmeye başlar. Bazı arkadaşlıklarınızda veya ilişkinizde ters giden bir şey vardır. Her şey o ilk tepkiyi vermenizle başlar: “Burada bir sıkıntı var.” Önceleri suçu politikacılara veya yeterince iyi olmayan sevgililere bulursunuz. Kurumları suçlarsınız. Eğer hayatınızda bir kez olsun içinize dönme ihtiyacı hissettiyseniz, bu yol sizi gördüğünüz sıkıntıların en önce sizin içinizden kaynaklandığını fark etmeye götürecektir. Temelde sizin özünüzde yanlış bir şey olmasa idi, eline sınırsız güç geçen politikacı bozulmazdı, önceleri aldatılmış sevgilinizin kalbi bu kadar katı olmazdı, hayatında annesinden bir kere güzel söz duymamış o yetim adam katil olmazdı…

Eğer buraya kadar okuduysanız bir an için durun. Şimdi derin bir nefes alın ve o nefesi yavaş yavaş verin…

Bir an için benimlesiniz, bu ekrandasınız…

Nereye çekersen oraya gidecek bir makinanın içinden bakan gözlersiniz…

Ve şu an o makinanın tanımladığı sınırların dışında bir şeysiniz, bir hissiyatsınız, tecrübesiniz, harflersiniz, seslersiniz…

Bir derin nefes daha alıp yavaşça verin…

Şu an karakterinizin tanımladığı ve sınırladığı bir oluşum değilsiniz…

Şu an evreni gözlemleyen evrensiniz…

Eğer bir şekilde bu bakış açısını size yaşatmayı başarabildiysem, sanırım içinizdeki tanığı çağırmanın nasıl bir şey olduğunu size tattırmışımdır. Dışarıda bir şeyler oluyor: konuşan, koşuşturan insanlar var, trafik var, sıra var, klavye sesleri var, uzakta havlayan bir köpek var; bunlar birisine ya da bir şeye ya da bir yere olmuyor. Olanlar, sadece oluyor ve bunları birbirine bağlayan bir karakterden bir anlığına sıyrılıp objektif bir dünyaya bakıyorsunuz.

İçinizdeki karakter hala orada ve bu hissiyatı bıraktığınız anda oraya döneceksiniz. Ama hazır buradayken çevrenizin farkına varın. Sinirinizi bozan sesleri duyun veya havanın temiz kokusunu içinize çekin. Daha önce fark etmediğiniz yer döşemelerini görün. Sonra bunların karakterinizde yarattığı duyumsamaları da fark edin. Şu an kendinize dışarıdan bakıyorsunuz. Karşınıza geçip, sevinişlerinizi veya üzülüşlerinizi izleyebilirsiniz. Bunu sık sık yaptığınızda izlediğiniz kişi size zaman zaman tanımadığınız bir insan kadar yabancı gelebilir. O noktada kendinize koyduğunuz sınırların rahatsızlığını fark edersiniz. Aynı zamanda, eğer bu deneyi güzel bir günde, güzel bir yerde yaparsanız, karakterinizin sınırlamalarından kurtulduğunuzda her şeyin ne kadar güzel göründüğünü fark edebilirsiniz. Sevgiyi anlamaya bir adım daha yaklaşmış olursunuz. Her gün yürüdüğünüz o yolda, ağaç yapraklarının arasından süzülen akşamüstü güneşi ve hafif rüzgar, sevinçten gözlerinizi yaşartabilir. Eğer aklınıza bu yazıda okuduklarınızı getirirseniz, devasa ve ölümcül bir evrende minicik bir kaya parçasında bu anın farkına varabilen oluşumlar olduğunuzu fark edersiniz. Ve işte burada gerçek sevgi yatar. Var oluş sebebiniz yatar. Bu noktaya geldiğinizde sizi ileri taşıyacak inanç yatar.

Bir fırın hayal edin. Turta pişirmek için fırınızı 200 dereceye ayarladığınızda, dirençlerden akım geçer ve dirençler ısınır. Direnç insanı sembolize etsin. Bu durumda akım, insanın başına gelen olaylar olur. Ortaya çıkan ısı ise insanın beynindeki tecrübelerdir. Fırın, turta, onu pişiren insan; bunlar, direnç için hiçbir şey ifade etmez. Fırının sıcaklığı 200 dereceye sabitleyecek akımı nasıl ayarladığı ise direncin anlayışına sığmaz. Ancak orataya çıkan ısı, dirençleri, fırını, turtayı ve neticede onu yiyecek kişiyi birbirine bağlar. Ve biz insanlar için her şeyi birbirine bağlayan bu şey sevgidir. Bedeninizin ve karakterinizin kalıbından dışarı çıkıp anda var olduğunuzda ve karakterin uç uca eklediği hikaye olmayı bırakıp ânın getirdiği tecrübenin kendisi olduğunuzda, hiç bir şeyi kavrayamayan direnç olmaktan çıkıp, her şeyin içine nüfuz eden ısı olursunuz; sevginin kendisi olursunuz.

Sadece yüzde beşini gördüğümüz, kalan yüzde doksan beşin, varlığı haricinde, ne olduğunu bile bilmediğimiz (kara madde, kara enerji) bir evrende yaşıyoruz. Kısıtlı aklımız ile var olduğunu bildiğimiz şeylerin çoğunun doğası ile ilgili bilgi edinemiyoruz. Bir an için, içinde yaşadığı evrenin gerçek doğasını kavrayamayan akıl olmaktan çıktığınızı düşünün. Tüm evreni dolaşmakta özgür bir şey olun. Tüm maddenin içinden geçmekte serbest bir şey olun. Kara madde gibi bir şey olun. Kavrayışın ötesine geçtiğinizde ve amacınız kavramak değil ama hissetmek olduğunda, zaten mekandan ve zamandan bağımsız bir hissin sizi evrenin öte ucuna ve daha ötesine; görmediğiniz, dokunmadığınız ama orada olan bir şeye bağladığını fark edeceksiniz.

Dikte edilen kurallar tarafından işletilen bir fırının dışına çıkıp, kuralları dikte ettiren varlıkların tarafına geçebilirsiniz. Bunu size sağlayan şey kavrayış veya anlayış değildir ama hissiyattır. Ben bunun adına sevgi diyorum. Çünkü bu his, öyle uçsuz, öyle temelsiz, öyle uçarı bir şey ki; kendinizi onunla tanımladığınızda hayatınızda başınıza gelenlerin bir anlamı kalmıyor ve artık siz nirvanaya ulaşmış oluyorsunuz. Tüm bağlantıları, ilişkileri, hikayeleri aşıp zamanın ötesine geçiyorsunuz.

Buraya erişip, burada kalan ve aynı zamanda dünyadaki küçük bedenleriyle önemsiz işler yapan insanlara aydınlanmış insanlar diyorlar, buda diyorlar. Bu kişiler, tüm var oluşun üzerinde öyle bir bakış açısına sahip oluyorlar ki, onlara hissiyatlarını veren bedenlerinde tüm var oluşa sevgi duyarak yaşayabiliyorlar.

Buraya varmanızı sağlayan şey ise derin bir nefes ile başlıyor.

Derin nefes al, yavaşça ver…

Reason of our Existence

“Whatever answers faith gives, regardless of which faith, or to whom the answers are given, such answers always give an infinite meaning to the finite existence of man; a meaning that is not destroyed by suffering, deprivation or death. This means that only in faith can we find the meaning and possibility of life.”

Tolstoy writes these in his “Confessions”. He realizes the absurdity of living and trying to stay alive in a world where he will eventually perish. Then he asks “why am I still alive?” At that time he lives in wealth inside his crowded family. Despite his wealth of ideas he finds life meaningless. He is intrigued by farmers and their relatively happy lives despite their poverty. He concludes, after questioning the reason behind this dilemma, that it is faith that binds these people to life so dearly. In his nihilist days he realizes the power of faith. This faith is not required to be a part of a religion. What is important is to realize something that is infinite, and find infinity within our finitude.

Few recent posts in my blog constituted a foundation of a faith for myself. The wisdom inside the words I have used there were not fully evident to me as I was writing them.

People stumble upon many things in life, they cheer up, suffer and learn. It might at first seem weird that many people suffer from exactly the same circumstances, but we are all human, our nature is the same, our expectations are similar. I am writing this article to be a lighthouse for those who suffocate in life, suffer a broken heart and are depressed. This article is going to help me the most in future, but as I’ve said all people are the same, so it is likely that you’ll find something for yourself. So let’s dive.

People are born, raised, grow old, die. Everyone meet other people, are affected by them and also affect them. Relationships teach, some by harrowing, some by bliss. People constantly learn, those who have the time and talent transfer their knowledge into literature, art, songs and eventually die together with their own experiences. There is an end for the body which experiences the life, which is a restful thought when you think about it enough.

Let’s compare the limited space we occupy to the entirety of existence. Observable universe is 90 billion light years across. That is not a number that you can comprehend. We are located at the edges of a supercluster of galaxies called Laniakea, at the outskirts of an average sized galaxy, inside a relatively small solar system, within a smaller planet. We are troubled by small things in our comparably smaller existence. This fact won’t release you from your troubles. But if you keep reading you might acquire a powerful insight over your existence. So that, when you are disappointed, cheated, sad, angry you’d have a weapon to cope with it: “weapon of knowing thyself.”

In a previous post (Consciousness and Life) I talked about physical aspects of our existence. In a manner of speaking I investigated whether we are even alive. I began from level of atoms to do this.

Fundamental interactions between atomic particles is determined by physical rules. There are rules that govern everything, masses of particles, their energy levels, speed of light etc. The universe is made up to function always the same thanks to these rules. These atomic particles make up the molecules which becomes the basis of chemistry. Complex molecules come together, start copying each other, and comes the biology. We emerge at the end of this process. Creatures with the most complex minds that evolution has lead to, as far as we know.

We can explain the physics-chemistry-biology process with formulas and models up to a point with our minds. After a point things go beyond being explicable and we call it simply life. It is only impossible to our minds to tell whether there is a difference, in terms of explicability, between two atoms forming a molecule and the process we call life which is highly complex molecules that copy themselves.

A second problem that is stemmed from this inexplicability is that we reference our intelligence when we define intelligent beings. I do not mean that there could be life forms that think differently than we do. What I mean here is that the concept of intelligence could have been stuck into the barrier of explainability. We don’t have any means to know it apparently.

Putting aside the explainability, we can do fairly many great things with our minds. Architecture, science, philosophy, art… We can also feel highly complex emotions. Love, compassion, greed, wrath etc. We arrive at an interesting scene by thinking over these: In this violent place we call the universe, gases collect under gravity to form stars, stars form galaxies. Stars explode under their own gravity and are spread across the universe. These star dusts come together to form new stars and planets. If the atomic composition of the planet is suitable, life could emerge. These lifeforms evolve and we emerge: Fragile and emotional beings that appear at the end of deadly explosions of a violent universe.

Stop seeing humans as sentient animals for a moment and visualise them as highly complex physics-chemistry soups. Then you’ll realize that we are beings that are made out of universe and that experience the universe itself. As Carl Sagan put it “We are the universe experiencing itself.” Its all a part of this universe whether we experience other stars, forests, mountains or other people which are collections of universe-matter like us. Humans that are incomparably small under the scale of the universe are interacting with each other; some love each other form families, some hate each other and wage wars. In either case people witness the theater that they call “their life” which is displayed by other universe-witnessing-constructs: humans. People fall in love, they watch people fall in love; they wage wars, they read about past battles; they look up and watch stars; breath to smell the fresh air. They live few decades and release the matter they were holding together for the ones that will come after them. This is a checkpoint that I’ll return later when we are talking about love. But first let’s talk about love.

I talked about nature of love in two previous posts. (Nature of Love) and (Be in the moment, be in love) You fall in love with someone, you are happy together, you’d do anything for that person. You call this feeling love. Then a few years pass by, the person means nothing to you now. If there aren’t strong connections that hold the relationship together the love is declared dead. Or things go wrong at the beginning and a separation occurs. This brings an unsurmountable pain, causing the person to think that (s)he will not be able to love again, ever. Here lies a great misunderstanding about the nature of love.

We define love as a feeling we feel towards people, animals, nature. If it’d be the case it wouldn’t have faded away when things’ve gone south. In reality the true nature of love is like air. It is always there, but it is felt when there is the right tools to feel it. It is not love that fades in time, it is the effect of other people on our reach for love.

It is not always love that we feel when we think about someone or some place. Feelings are composed of sexual desires for partners, social satisfactions, mutual benefits etc. We rarely feel love. We feel it in a moment when we stopped to breath after a huge laughter at the end of a long conversation. It is felt at that two seconds when two people have an eye contact after they ran out of things to say. Love is the background noise when our mental chatter has stopped. It is the feeling that binds two people together. I do not mean a sexual bond. It is like how you feel when a breeze dispels the storm clouds and carries fresh air and voices of nightingales. If you have asked how she felt when she was in love, she would have to sing like a nightingale or shine like sun. Because it would have been the reflections of the moment that was in that person’s mind; not her past regrets or future worries. That person would have been one with the outer world via the bond of love.

Remember how we described ourselves as beings, made out of universe stuff, that observe the universe. The love that is felt could be described as us noticing our existence. One part of the universe wishes to be one with another part of the universe. This force could be stronger than electromagnetism and further reaching than gravity. This is the reason of our existence. But it causes great suffering, especially in our relationships because we interpret it with error.

We are used to use our minds for analytic things in our daily lives. We constantly think, think, work, plan, analyze. It is like we have a river flowing inside our heads. And within the roar of this river, the bird songs of love are lost. This phenomenon I call mental diarrhea causes us to miss many great things in our lives. We think about the things to do at home when we stopped to see the colors of sunset. We think about the likes for the selfie on social media when we we were having a great dinner together. Bird chirps are not heard on the way to work anymore. Etc.

The thrashing of this modern life comes from the images about people that we create in our minds. We use models for people that we meet. We generate expectations. We fantasise. Then one by one, these expectations are left unsatisfied, images are dented, hearts are broken and suffering begins. “How could he do that?”, “I did not identified her as such”, “He broke my heart.”

You’d realize the scale of games that your mind plays on you when someone breaks your heart. You’ll eventually notice the scale and abundance of conscious or unconscious stories that you’ve made up in your mind to keep that person in your life whom you have thought to be necessary for you to feel in love.

There is no end to the variety of sorrows in one’s life. But one needs to accept that many of our suffering comes from our ways of thinking, except for great losses and untreatable illnesses. You should not think that I am belittling the things that people suffer from. I too have come to the edge of ending my life from fairly small matters in the past. I aim to show an exit from those states of mind to those who have fallen and show means to stop from falling again.

Many philosopies and spiritual paths discuss the self-harrowing of people and their suffering. For example, Buddhism. As the story goes, one day Buddha sits under a tree and vows to stay sit until he finds a way to heal the suffering. He is enlightened on the third day of his sitting. One clings to temporary things and desires them. This is the basis of all suffering. If one lets go of all connections to temporary things she reaches to enlightenment. Let’s talk about philosophies and spiritual figures’ ideas. Hopefully you’d relieve when you see that many people have addressed the same issues.

Existentialism, says that the universe exists in its own; it is us who give it meaning. Whether this meaning is inherent to the universe is a debate on its own. Recall the “universe-observing-constructs” concept: humans are complex machines that are sculpted by fundamental forces of the universe. This machine, due to its nature, is expected to find meaning in events. But how significant could this meaning be in a universe that is ruled by black holes and super novas? (This is not rhetoric question, I’ll tie this to a hopeful topic at the end.) Stoicists say that a person should not rely on things he possesses. The philosophy suggests a person not to live after dreams that she chases for an entire life. Stoicisism suggests a person to live a life where she fights for the things that she can change and lets go the futile efforts for things beyond her control. Sometimes it could be hard to see the connection between philosophies especially when the past relations are not apparent. There is a clear connection from stoicism that I can mention. Stoics do not harass themselves for the things that they cannot acquire. They are content with the things they possess and they do their best to improve on that. In many sources, the relation of stoicism and buddhism is revealed. Similar ideas that appear in different corners of the Earth show that all humans suffer from the same thing. And the purpose of both religions and philosophies is to alleviate the pain of human condition although the conclusions and applications of religions and philosophies differs.

I can summarize ideas of many people related to the love and suffering. Eckhart Tolle talks about the power of the now. He says that a person, divided between past reckonings and future plans, does not not live at this moment. But the present moment, when carefully contemplated, is the only thing a person possesses. But people live their lives in the past that is a construct, or in the future that is generally not related with present. Ram Dass talks about the power of love. He describes love as a power that connects people to other people, nature, earth, sun and to the entire universe. Alan Watts describes the universe as a being that plays hide and seek with itself. In this game, he describes the beings in forms of living creatures to be a single being that hides from itself. He dismisses the idea as a myth that we are “skin covered egos”. Ouspensky says that a person starts living truly when he realizes the absurdity of the life. Gurdjieff discusses that our characters are mechanical constructs that are shaped by external forces. A person sees the world with limited colors from within that character, not in its entire glory. He says there is an essence in each person and that it is lost within solidifying characters of people who are judged for their characters. Gurdjieff argues that one should tear down the barriers for emotional pain to be freed from the stereotyped judgements of rigid characters. So that, one would reach her essence and be the person she wanted to be all along. Sri Aurobindo talks about a witness inside each person. If a person stands in the present moment he gazes thru the eyes of this witness. When one does that, he brings a higher being into human form. When a person is stripped of his past regrets and future expectations as stoics and buddhists describe, when he steps out of solid character as Gurdjieff describes, when he stands in the moment as Tolle describes, he opens up his existence to the presence of love as Ram Dass says and he brings forth something that is not physical into physical reality as Aurobindo describes. If he reminds himself that he is is a construct that came to be due to the physical forces of nature, he will see the meaning that existentialists deemed “hard to conceive”. The purpose of our existence is to exist on this rock that is in this remote corner of the universe by feeling love for all existence, experiencing every moment of it, for a limited time. This purpose won’t make sense for a while. You will remember your pain and find no difference if everything ended now rather than later. You will underrate the idea that you are the most precious thing this universe has produced from behind the filter of your accumulated life story. You will despise the tyrants and you won’t even bother to understand the love that I describe. You will find this purpose meaningless because there is much more hatred than love in the world. But those of you who can feel this love in their live once will know the value of your existence.

The “biggest question of all times” that Nietzsche asked as if it was a revelation, after a great sorrow of love was this: “If a being appears and declares that you will live your life from beginning to end over and over till eternity; would you call that being a devil and curse it or praise it and call it a god?” He writes his magnum opus “Thus Spoke Zarathustra” after this question. It is important to underline the fact that he has written the book after a love related suffering. I bet your answer to that question would have changed if you have seen the world as I described. I reckon nihilist Nietzsche followed a similar stream of thought when answering this question. In his books “Thus Spoke Zarathustra” and “Beyond Good and Evil” he decries the fact that people mix simple lust and desire with love. He talks about the role of basic drives on the suffering of people. He argues that in order for a person to become “superhuman” one has to step out of his animal nature and become a creative, productive, understanding person. This quotation from Nietzsche summarizes my point here: “A discerning one might regard him at present as the animalization of god.” When we step out of our animal nature that is the mechanical character traits, we can taste the happiness of the present moment; when we are not occupied by future or past, we inhale the meaning of our existence with each breath, hear with our ears, we call the witness within ourselves, depending on your faith we become the eyes and ears of god or the universe, we become the reason of existence of the huge universe, we feel in love with the rest, we become one with the rest.

What I am trying to describe here is almost impossible to convey with words. Someone who knows what I describe would have understood it within the first sentence. I could be talking nonsense for someone who does not know this. Religious figures like Rumi have described these with lots of allegories. Other figures have immersed their teachings with these ideas; some have talked about the joy of love (or knowing god) to be similar to 72 virgins and these words have reached us from within centuries as words to be ridiculed by the most. Philosophers have weaved their philosophies by these ideas. Thinkers have written articles and books. Ones who have seen the whole of existence were using inadequate allegories or dogmatic comparisons. Those who have seen a part of the whole did not reach out for the remaining knowledge.

I have also fallen into many errors while bringing these ideas together. From within the filter of my character I tried to forgive and love the people whom I have judged with my character. But it was impossible to understand love from within character that is tied to the past tightly. The people I judged have not changed, my judgements have not changed, it did not mean that the people whom I have forgiven will not disappoint me again; therefore I realized that one should get rid of judgements. This had lead me to understand one trait of character: like the atoms and cells and tissues that make up the body, the character was embedded deeply into one’s being. If a person tries to change herself from within, the character traits return back as if it was a stretched rubber band. I have been meditating for a long time now and it lead me to some insights: when someone leaves the past and future behind, so when he meditates, he reaches to a different apprehension level. In that level, one sees the events more clearly and also observes the response process of the character to the events. When you meditate you start to see the molded patterns of behaviours in other people. You realize that, like the man made language, the character is an inanimate, mechanical construct that is man made. On the next stage you start to observe your own character. You notice your fixed reactions to certain events. At first you can do this by only recalling the past, but as you start calling meditative outlook in your daily life you can do this online. For example as you start to fantasise for someone whom you love but is not with you now, you stop your fantasies by realizing that this fantasy will hurt you more in the future. Though stopping your fantasies does not come without a price. Gurdjieff says that in order for a person to be able to break out of his mold he needs to sacrifice his only treasure: fantasies. This path is full of pain. Dostoyevsky, in his Notes from Underground, tells that to be overly conscious is like a deep reaching disease. Knowing thyself requires courage. living without knowing oneself is like sleeping. If you try to forcefully wake someone who is asleep, he will turn to the other side grunting. One needs to be waking on his own. Fantasies, dreams; heart breaks, sufferings, they are like the horns of cars from the street; disturbs one in one’s sleep. With enough disturbance one starts waking up. The rest is like shaking the drowsiness of a years long sleep.

As you know yourself you will become more frustrated, because as you go deeper you will realize that the things that are organically yours are inanimate. You will realize that the mind and consciousness which are constructed with complex processes that can’t be modelled in this universe which is governed by physical rules are mechanical. Notice that it is our mind that can’t model this process of construction. As you progress along this road you’ll arrive at the conclusion that human is a machine. Although, this is not the end of the road. As Tolstoy have discerned one need a faith to progress further.

Things will start to annoy you as you live your lives. There is something missing in the society. There is a problem in your religion. There is something wrong with your football team or the politicians of your party. The job you do everyday starts to feel meaningless. There are things that do not go right in your relationships. It all starts by you uttering these words: “There is something wrong here.” At first you will blame the politicians, or lovers that are not good enough. You will condemn institutions. If you have ever had the need to turn inwardly, you will see that these problems stem from your own self. If there was not something wrong with yourself, that politician with unlimited powers wouldn’t have corrupted, your lover wouldn’t be devil may care if he had not been cheated before, that orphan man who had not heard one good word from his mother would not be a murderer…

If you have read until here, please stop for a moment. Take a deep breath and let it out slowly…

You are here with me for a second, on the screen…

You are the eyes staring from a machine which can go any way you take it…

And you are something other than the boundaries of that machine; you are an experience, a sensation, letters, voices…

Take another deep breath and let it out slowly…

You are not a construct that your character defines…

You are the universe observing itself…

If I was able to help you to look from this perspective, I have helped you to know what it is like to call the witness within yourself. Things are happening on the outside: people talk, run, there is traffic, a que, keyboard sounds, a distant barking dog; they do not happen TO someone or some place, they just happen. And you stare at those events objectively by slipping out of your character that binds the events together.

Your character is out there and as soon as you let go of this sensation you will return there. But as you are here with me notice your environment. Hear the sounds that annoy you, breath in the fresh air, see the pavements on the floor. Notice the sensations that these things create in your character. You are looking at yourself beyond yourself. You can watch yourself laugh or cry. If you do this often enough the person you watch might seem like a stranger at times. Then you’d notice the discomfort of the boundaries that you have put for yourself. Also if you do this experiment on a good place and on a good day, you can notice that things are marvellous as if you were noticing them the first time. You will be one step closer to understanding love. Then you might walk on a path that you walk everyday, the sun beams filtering thru the tree leaves and the soft wind could make your eyes water. If you recall what I have written in this article, that in this huge and violent universe, inside this little rock we call the Earth, you exist as constructs which can be in the moment. Here lies the true love. Your reason for existence lies here. This is where you will find the faith that will carry your forward.

Think about an oven. When you heat it up to 200 degrees celcius to cook a pie, a current will pass from its resistors which then will heat. Resistor symbolizes a human. Current becomes the events happening to a person. The heat is the experiences and sensations in your brain. Oven, pie does not mean a thing to the resistor. It is beyond the comprehension of the resistor how the oven keeps the temperature at 200 degrees. But the heat that is produced permeates everything, reaches every corner of the oven and cooks the pie. For us, this heat that reaches everywhere and binds everything is love. When you step out of the boundaries of your character and stop being the story that you character accumulates and when you are the sensations from the present moment; you stop being the resistor that can not comprehend anything and you become the heat that permeates everything; you become the love.

We only know five percent of the universe, the rest (dark matter, energy) is not knowable except their existence. We live inside a universe where we can see five percent of everything. We can’t discern many things with our limited minds and senses. For a moment, stop being the mind that can’t comprehend anything. Be something that is free to roam the universe. Be something that can pass thru everything. Be something like dark matter. When you pass beyond comprehension and it is not comprehension but sensation that you are after; you will recognise that this sensation binds you to the edge of the universe and beyond that, to something that you can’t see, touch but which is there.

You can step out of the oven that is run by dictated rules, step over to the side of the dictators of the rules. You can’t do that by apprehension or comparison but by feelings. I call this love. Because this feeling is so endless, so groundless that when you identify by it, the things that happen to you on Earth would stop meaning anything and you have reached to nirvana. You pass beyond time by leaving all connections, relations and stories.

People who reach here, stay here and at the same time do unimportant things with their bodies on Earth are called enlightened people, buddhas. These people have such a wide perspective over the existence that they can live within love in their bodies that give them the sensations.

It all starts with a breath.

Take a deep breath, let it out slowly…

One Comment Add yours

Leave a comment