No English yet, sorry.
Bu aralar gerçekliği sorguluyorum. Varlık ve yoklukla ilgili tanımları gözden geçiriyorum. Dokunduğum, hissettiğim evrenin gerçekten orada olup olmadığını sorguluyorum. İsterseniz, bu sürece nasıl girdiğimle başlayayım.
Aslında çok uzun sürelerdir kafama gelip giden düşünceler vardı, ama son zamanlarda tekrar canlanmalarının hikayesiyle başlayacağım. Bu düşünce bir bilgisayar oyunu oynarken aklıma geldi. Oyunda silahlar var ama mühimmat zor bulunuyor. Yerleşim yerleri inşa edebiliyorsun ama yapı malzemeleri zor bulunuyor. Yani kısacası oyunu tam zevkiyle oynamak pek mümkün olmuyor. Geniş oyun dünyasında dolaşırken, yaptığın haraketler (çalma çırpma) ve söylediğin (seçenekli) sözler, zamanla diğer insanların sana bakışını ve senin söyleyebileceğin sözlerin şeklini etkiliyor. Kısacası oyundaki karakter gerçek bir karakter kazanıyor gibi.
Ben oyunu beşinciye oynadığım için artık şifre kullanarak zevkine oynuyorum. Sınırsız mühimmat, sınırsız yapı malzemesi. Yolda tüfekle taraya taraya dolaşıyorum falan. Kocaman köyler inşa ediyorum. Zaten ölümsüzüm. Arada bir uçuyorum, etrafa biraz yukarıdan bakıyorum. Hava durumunu istediğim gibi değiştirebiliyorum. Çok eğlenceli. Sonra bir de karakterimi kinayeli bir karakter olma yolunda hareketlere sürüklüyorum. Karakteri kinayeli oynamaksa daha eğlenceli, çünkü bazen verdiği cevaplar beni kırıp geçiriyor.
Bu oyunu oynadığım sırada aklımda bu eski sorgulamalardan dolayı bir şimşek çaktı.
Karakterimin adı Muhtar idi. Dedim ki acaba Muhtar bir oyun içinde olduğunu biliyor mu? Zıplaması, ateş etmesi gerektiğini birisinin ona dikte ettirdiğini biliyor mu? Çünkü bir yerden bir yere ulaşırkenki vakitleri geçtiğinde, insanlarla ilişki kurarken epey özgür olabiliyor, hatta kendince bir karakteri bile var. Kendini bir kişi zannediyor olabilir.
Analojiyle nereye gittiğimi görebiliyorsunuzdur umarım.
Tabii ki oyundaki karakterin “farkındalık” sahibi olmadığını biliyorum, çünkü oyunun kodunun yazılış sürecini tahmin edebiliyorum. Aksiyonlarla oluşuyor gibi görünen karakter özelliklerinin kod yapısını tahmin edebiliyorum. Hepsi önceden tanımlanmış şeyler.
Peki ya biz?
*İtirazlar, argümanlar, saçmalama Behçetler*
Bu konuyu önceki yazılarımda çokça tartıştım. Gelmeye çalıştığım nokta burası değil. Gelmeye çalıştığım nokta evrenin bir simülasyon, hatta bir başkasının eğlence için kullandığı bir oyun olabileceği fikri.
Oyun analojisinden yola çıkarak bir başka düşünceye vardım. Neden fiziksel olarak dokunmadığım bir objeyi hissedemiyorum, veya orada olduğunu söyleyemiyorum? Cevap bariz değil mi, çünkü vücudumda reseptörler ve nöronlar var, aradaki boşlukta yok.
Peki reseptörlerin bana doğru bilgiyi verdiğini nereden biliyorum? Çünkü duyular arası bağlantı var: gözümle orada olduğunu bildiğim bir objeye dokunabiliyorum. Kokladığım bir şeyi aynı zamanda tadabiliyorum. Vb.
Reseptörlerin verdiği bilgi nereye gidiyor? Beyne gidiyor. Beyinde kaç çeşit hücre var? Hislerden sorumlu hücre çeşidi… sanıyorum bir tane.
Tamam hisleri kenara koyalım, gözümle gördüğüm şeyin fotoğrafını çekip aynı şeyi fotoğraf makinasının da gördüğünü teyit edebiliyorum.
İşte gelmeye çalıştığım noktaya burada yaklaşıyoruz.
Fotoğraf makinası, gözün bir analoğu. Gözden esinlenerek yapılmış. Dolayısıyla göze benzer yapıdaki bir tasarım bana aynı çıktıyı veriyorsa, gördüğüm şeyin gerçek olduğunu söyleyebilirim değil mi?.. O kadar hızlı değil…
Gözüm, ışık fotonlarını algılıyor. Yüzeylerden yansıyan farklı renklerde ışıkları birleştirip bir manzara oluşturuyor. Vücuduma dahil olmayan bir kameranın sensöründe kaydedilip, vücuduma dahil olmayan bir kağıdın üstüne basılmış manzaranın, aynı fotonları gözüme yansıtıyor olması, gördüğüm şeyin gerçekten orada olduğu anlamına gelmez.
Biraz daha açayım.
Dokunduğum şey oradadır değil mi? Örneğin bir kaya. Sert, baskı yapılınca yerinden oynamayan, belki sivri…
Dokunma nedir? Kayadaki atomlar elimdeki atomlara değer, derimdeki basınç reseptörleri bunu algılar beynime iletir, evet, evet, lise biyolojisi… Hayır.
Aslında hiçbir şeye dokunmadığınızı söylesem. İki atomun fiziksel olarak hiçbir zaman birbirine değmediğini söylesem. Dokunduğunuzu zannettiğiniz hiçbir şeye aslında doğrudan temas etmediğinizi söylesem.
Bilim insanları adına Pauli Exclusion Principle demiş. İki atom birbirine yaklaştığında, belirli bir mesafede, elektronlar birbirlerini itmeye başlıyorlar. Ne kadar basınç uygularsan uygula, iki atom, elektron enerji seviyelerinin izin verdiği minimum bir mesafeden daha fazla yaklaşamıyor. (CERN ve benzeri yerler haricinde, o zaman da parçalarına ayrılıyorlar.)
Yani kaya sertmiş dediğimde, beynime iletilen bilgi, Pauli Exclusion Principle, kayanın atomlarının bizzat içerdiği sertlik değil. Yani bir şeye dokunduğumu düşündüğümde dokunma hissini sağlayan yegane şey bir kuvvet, aslında var olmayan parçacıklar tarafından iletilen bir kuvvet.
Pardon?
Elektron ne kadar küçük? Çapı kaç? Bu soruyla google amcaya giderseniz, size elektronun etki çapından bahseder. Teoride tüm temel parçacıklar (bozonlar, leptonlar, quarklar) sıfır hacim kabul edilir. Yani esasında çevreye yaydıkları etki haricinde var olmayan parçacıklardır.
Bunun yerleşmesi için biraz bekleyip devam edin.
Şimdi görmeye geri dönelim. Önümde harika bir dağ manzarası var. On kilometre ötedeki devasa dağdan yansıyan bir foton gözüme ulaşıyor. Şeffaf korneamdan geçiyor, göz merceğimde gözümdeki reseptörlerin olduğu bölgeye saptırılıyor. (Fotonun, esasında mercekteki atomlar tarafından sürekli absorbe edilip sonra başka bir yönde tekrar salınarak yönünün değişmesinin sağlandığı ve dolayısıyla gözüme ulaşan fotonun aslında dağdan yansıyan foton olmadığını söyleyerek kafanızı karıştırmayacağım.) En sonunda foton gözümdeki konik hücrelere çarpıyor. Sahip olduğu tanımlı enerji absorbe olurken çarptığı moleküldeki bir bağ kopuyor, bunu algılayan hücre de (süreç aslında biraz daha karışık) beyne bir sinyal gönderiyor. Ve üst seviyede biz bu mükemmel manzaranın tadını çıkarıyoruz.
“Ah, ne kadar da güzel bir manzara.”
Esasında biz dağı gördüğümüzü düşünürken, gördüğümüz tek şeyin dağdan yansıyan fotonların göz hücrelerimizde sebep olduğu elektrik akımları olduğunu duymak biraz üzebilir. Manzaranın ne kadar “güzel” olduğu konudan bağımsız. Gördüğümüz şey dağ değil, fotonlar. Dağın orada olup olmadığını aslında bilmiyoruz.
Nasıl yani?
Dağı izlerken, diyelim güneş yok oldu. Yok, bu saçma oldu. Diyelim ben gelip önünüze bir perde çektim. Ne görüyorsunuz?
“Mmmh, bir… perde.”
“Dağ orada mı?”
“Bilmiyorum.”
Nokta.
Tam da değil. Diyebilirsiniz ki önümde perde olması dağın orada olmadığı anlamına gelmez. Gayet de haklı olursunuz. Aynı şekilde ortamda haberci fotonların olmaması, yani ortamın karanlık olması da aynı şekilde dağın yok olduğu anlamına gelmez. Pek tabii.
Ancak şunu tekrar düşünün, siz dağ manzarasına baktığınızda gördüğünüz şey dağın kendisi değil, onun yerine ortamda bolca bulunan fotonlar. Es kaza üç beş foton bir araya gelip aynı formasyonda gözünüze girmiş olsa hala orada dağ gördüğünüzü zannedebilirdiniz, ama bir an sonra fotonların canı sıkılıp başka bir şey yapmak istediklerinde dağın neden yok olduğunu anlayamazdınız.
Tabii bu işin şakası. Şakanın hangi kısım olduğunu söylemem gerekmiyor değil mi? Varmaya çalıştığım nokta şu olacak ki, gözünüzle gördüğünüz şey bir yansımadan ibaret. Bilgi taşıyan parçacıkların yokluğunda o dağı hissedemiyorsunuz. Sadece görme duyum yok dokunabilirim derseniz, on kilometre yürüyüşten sonra dağın kayalarına dokunabilirsiniz. Sadece, dokunduğunuz şey dağın kayaları olmaz, Pauli Exclusion Principle olur. Yani dağı dokunarak da hissedemediniz…
O halde dağın orada olduğunu nasıl biliyoruz? Aksine beynimiz diye varsaydığımız bir merkezi işlemci birimine gönderilen veri seti olmadığını nereden biliyoruz? Matrixte yaşamadığımızı nereden biliyoruz? Birisinin oyununda oyuncak olmadığımızı nereden biliyoruz? Gerçekten var mıyız?
Eh, fotonların doğru söylediğini test edebiliriz. Tek lazım olan bir akım ölçer ve bir foto diyot – fotoğraf makinası sensör elemanı. Dağdan yansıyan bir foton foto diyota çarpar, içerideki bir atomun elektronlarından birine bir tekme atar. Elektron açığa çıkar ve akım ölçer de bunu ölçerek fotonun gerçek olduğunu anlar. Bu deneyi geliştirip bir fotoğraf makinası sensörü icat edebiliriz ve sonra da…
Yalnız burada bilim adamlarının gözünden kaçan bir konu var. Bize dış dünyanın gerçek olduğunu söyleyecek her şey de dış dünyada. Dokunamadığım bir sensörün ürettiği göremediğim bir sonuç ile kendi kendimi doğruluyorum.
Ya dış dünya bize yalan söylüyorsa?
“Cem delirdi galiba, kafayı peynir ekmekle yedi, yazık.”
Oyun örneğine geri dönelim. Muhtar, benim karakterim, bir binanın duvarına doğru koşarsa duvara çarpıp geri sekiyor. Ona göre bunun sebebi, eh, duvarın tuğla olması, sert olması. Sizce bunun sebebi ne? Yazılımdaki kodun, duvar olarak tanımlanmış o üç boyutlu bölgeye başka bir obje girmesini engelliyor olması, değil mi?
Muhtar, eline bir kaya alıp duvara fırlatsa ve dese ki,
“Bakın kaya da geçemedi demek ki duvar gerçekten varmış.”
Ne düşünürdünüz? Çok bariz değil mi, kaya parçası da aynı kodun parçası, neden duvarın içinden geçsin ki? Duvara fırlattığı kayanın şunu demesini beklemezdiniz değil mi:
“Burada aslında bir duvar yok, burası bir grafik objesi, sınırları (112,231,54) koordinatından başlayıp (170,371,74) koordinatlarında biten, tuğla desen kütüphanesini kullanan bir grafik objesi.”
Aynı parametrelerle tanımlanan kaya parçası duvar için böyle bir bilgiyi açığa çıkarabilir mi?
Gerçek anlamda görmediğimiz, aslında hiç dokunmadığımız ve aynı şekilde duymadığımız, tatmadığımız, koklamadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Tüm olan biten beynimizde kimyasallar salgılayarak konuşan milyarlarca nöron hücresi. Bu hücreler için koku yok, ses yok, görüntü yok. Tek olan şu:
“Uçlarımdan birine dopamin geldi, o zaman diğer ucumdan dopamin salgılayayım.” veya
“Üç tane ucuma aynı anda nor epinefrin geldi, o zaman şu ucumdan seratonin salgılayayım.”
Ve bu dünyanın içinde biz gerçekten var olduğumuzu düşünüyoruz. Güzel çiçekleri kokladığımızı düşünüyoruz. Harika manzaraları gördüğümüzü düşünüyoruz. Düşündüğümüzü düşünüyoruz. Karakterimiz olduğunu, sorumluluklarımız olduğunu, fikirlerimiz olduğunu düşünüyoruz.
İyi halt ediyoruz. Birisi iş çıkışı evine gidip bizi oynuyor ve biz de adına harikulade bir varoluş diyoruz.
Ama esas soru şu. Bu oyunun bir şifresi var mı?