Jump to English
Original: 16/09/06
Mutluluk
ODTÜ’deyim, fotoğraf çekiyorum. Akşamüstü vakitleri renkler çok güzel olur. Genelde yalnız başıma fotoğraf çekerken kafam çok dingindir. İyi ışığı ve kompozisyonu yakalamak için sürekli farkında olman gerekir, bu aktif farkındalık, ego’nun getirdiği arka plan konuşmalarını susturur…
Mühendislik binalarının arasından giden uzun yolda yürüyordum. Yüksek binalar yola tatlı bir gölge düşürüyordu. Yürürken aklımda bir şeyler döndüğünü fark ettim, dinlenmek bahanesiyle yakındaki bir banka oturdum. Kafamı öne eğdim, ayağımın dibinde yürüyen karıncayı izledim. “Bu karıncanın amacı nedir?” diye düşündüm. “Bu karınca ne için yaşıyor?”. Görebildiğim kadarıyla karınca, bir sağa gidiyor bir sola gidiyor, ilgisini çeken bir şey olduğunda kafasıyla dürtüyordu. Sonra, aslında birkaç mili saniye sonra, diğer karıncaları fark ettim. Hepsi görünüşte rastgele hareketler yapıyorlardı. Anlık olarak incelediğinde rastgele noktalara giden bu karıncalar, uzun vadede yuvalarına yiyecek depoluyor, hareket ediyor, ürüyorlar ki kendilerinden sonrakiler de… aynı şeyi sürdürebilsinler.
Sonra yanımdan bir adam geçti, elinde belgeler vardı, hızlı adımlarla yürüyordu. Belli ki bir yere yetişiyordu. “Bu adamın amacı nedir?” diye sordum, “Ne için yaşıyor?”. An için A noktasından B noktasına gidiyordu belli ki, daha uzun vadede belki elindeki belgeleri imzalatmaya çalışıyordu, daha uzun vadede işini yapıyordu, para kazanmak için, ev geçindirmek için, kendinden sonra gelecek çocuklarının da aynı döngüyü sürdürmelerini sağlayabilmek için…
Düşünceler daha fazla yoğunlaşmadan banktan kalktım, fotoğraf çekerek spor salonuna kadar gittim. Üstümü değiştim. Salonun arka duvarında biraz tenis alıştırması yapmaya başladım. Yanımdaki duvar parçasına tenis oynamaya gelmiş bir adam telefonda konuşuyordu. Önce kulak asmadım, bana ne değil mi? Ama konuşma yarım saat sürünce kulak kabarttım. Depresyondan, psikolojik bir rahatsızlıktan ve şimdi fiziksel hale gelmiş bir rahatsızlıktan bahsediyordu. Orada bulunduğum bir saati aşkın sürede kelime içeriği on kelimeyi geçmeyen bu konuşma sürdü. Kulak ucuyla dinlediğim kadarıyla fiziksel görünüşünden rahatsız olan bir adamı dinliyordum. Göz ucuyla baktığım kadarıyla ise bir problem göze çarpmıyordu, normal sağlıklı bir insandı.
Sonra kafam yine uçtu. Bu adam belki görünüşünü sevmiyordu, bu yüzden psikolojik rahatsızlıkları vardı. Psikolojisini bozan şey tahminimce bir ilişkide başarısız olacağını düşünmesiydi. Veya belki de bir ilişkisi yürümemişti, uzakta bir yerlerde bir insan vardı ve bu iki insan arasında, sırf bu olaydan dolayı bir bağ vardı. Belki bir kavga vardı, belki bir kırgınlık… Yine dingin olmam gereken zamanda, fotoğraf çekerken, kafamın içinde hareketlenen fikre döndüm. Bu adamı bir saat boyunca telefonda konuşturan ve psikolojisini bozan şey “gelecek” kaygısıydı. Ve bu “gelecek” kendi geleceği değildi, türünün geleceğiydi.
Ben objektif bir şekilde dışarıdan izliyordum. Yanımdaki insanın kendi kendine yarattığı sorunlarla boğuşmasını izliyordum… Kendi ilişkilerimi düşündüm. İnsanlar hakkında fikirlerimi, hislerimi düşündüm.
Düşünmek istemiyordum. Yorulmuştum. Toplarımı topladım. Üstüme montumu alıp yemek yemeye gittim. Yemek sipariş ettim. Yemek geldiği sıralarda yanımdaki masaya bir çift oturdu. Bizzat dönüp süzmemiş olsam da, kadının pofuduk bir etek giydiğini, adamın da uzun kollu ince bir gömlek giydiğini görüyordum. Ben önümdeki yemeğe, tüm yorgunluğumla yumulmuşken, çiftin gözlerini üzerimde hissettim. Aralarında üşümek üzerine muhabbete başladılar. Adam kadına “üşüdüysen üzerine bir şey alalım, şal falan, veya içeri geçelim” dedi. Kısa bir süre sonra kadın adama “sen üşüyeceksin öyle” dedi. Bu kısır muhabbet birkaç dakika sürdükten sonra menüler geldi. Ne yiyeceklerine baktılar. Kadın adama “ben sana bir şey önereceğim” dedi. Adam “ben aslında bir şey seçmiştim ama hadi söyle” dedi. Kadın heyecanla ortaya koyduğu öneri reddedilir gibi olunca hafif ses tonunu değiştirerek “Hangi pastayı seçtin” dedi. Adam ilginç bir bakış atıp “Burada da fazla tatlı yokmuş” dedi. Kadın “Aa biz pasta yiyecektik niye buraya oturduk” dedi. Neyse o zaman gidelim deyip ayaklandılar, yürüyerek uzaklaştılar, önünde oturduğum binanın köşesinde gözden kayboldular.
Benim kafam yine uçtu. Bu sefer esaslı uçtu. Çünkü gelen fikir dünden veya önceki günden kalma değildi. Ben, tüm örneklerde, kişiler hakkında fikir sahibi olmayan biri olarak orada oturuyor ve olanları gözlemliyordum. Her durum için kendimce bir fikrim vardı. İnsanların iletişim eksikliklerini ve içinde bulundukları durumun saçmalıklarını gözlemliyordum. İnsanlar, iletişim kuramıyorlardı. Belki, çift örneğinde olduğu gibi, bugün araları iyi olacaktı, belki telefonda konuşan adam örneğinde olmuş olabileceği gibi, bugün araları iyi olmayacaktı.
Gelen fikir şuydu: Dünya sahnesinde, yegane özelliği üremek olan, canlılar meydana geliyor, iletişim kurup, kuramayıp ölüp gidiyorlar. Sahne diyorum, çünkü sahneye bir seyirci lazım. Acaba bizim tüm hallerimizi, saçma kırgınlıklarımızı, anlamsız kuruntularımızı, yersiz kavgalarımızı izleyen ve kendi aralarında kıs kıs gülen veya sevecen yaşarmış gözlerle halimize acıyan varlıklar var mıdır? Yukarıda, bizim anlamadığımız bir boyutta, kendi aralarında kusursuz bir dostluğun sürdüğü izleyiciler. Her yaşayan kişi için bir izleyici…
En yakın dostlarımı düşündüm, samimi ve güzel bir ilişkimiz var. Ona rağmen tek tük uyuşmayan yanlar olabilir ama onlar da göz ardı edilir. Bu bahsettiğim dostluk daha da ötesi. Devasa bir ağacın dallarındaki yapraklar gibi bir dostluk. Aslında daha büyük bir bütünün parçaları olan bir dostluk.
Kendi başarısızlığa uğramış ilişkilerimi düşündüm. A kişisi ile B kişisi. Bir de A ile B seyircisi. Seyirciler dostluğun ötesinde bir ilişkiye sahip. Benim kafamın ermeyeceği saflıkta ve derinlikte bir ilişki. Bunlar A ve B kişilerine, bir tiyatro izler gibi bakıp kendi aralarında yorumlaşıyor olabilirler. Hatta belki, oyuncular kendi parçalarıymış gibi hınzır yorumlar yapan varlıklar da olabilir bunlar. “Yazık ettin çocuğa”, “Şurada fena tartıştık”, “Uf şurada ne depresyona girmiştim”. Polaroid resimlere bakıp anılar hakkında yorumlar yapan iki çocuk gibi. Doğdukları andan beri aynı komşulukta yetişmiş çocuklar…
Sonra yediğim yemeğin parasını ödedim Çarşıya doğru yürüdüm. Hava kararmıştı. Ortam kalabalıktı. Karanlıktan insanların yüzleri tam seçilemiyordu. Bir an fikir dünyamda oluşturduğum üst benlik seviyesine çıktım. Çıkmaya çalıştım. “Bu insanların hepsiyle daha ulvi bir seviyede dostuz. Ve hatta şimdi benim bu düşüncem üzerinden muhabbet bile ediyor olabiliriz. Hiçbirini tanımıyorum, ama hepsini çok seviyorum. Diyorum ya hepsiyle aynı ağaçtan beslenen yapraklar gibiyiz. Esasında yaprağız ya, aynı ağacı besliyoruz, anılarla, gözlemlerle. Sahnemiz de dünya.”
Bu noktada sanki mutlu hissettim gibi. Hayır hayır, hissettim. Mutluluğu böyle tanımladım sanki. O kafamı uçuran fikirdeki üst benlikler ve onların “saçma kırgınlıklara” bağışık ilişkileri beni mutlu etti.
Demek ki dünyadaki yegane mutsuzluk kaynağı, iletişim eksikliğiydi. Kelimelerin yetersizliği. Düşünceleri, hisleri, duyguları paylaşamamak. Bir seviyede aynı ağaca bağlı olup, bir seviyede ayrı kafataslarında yaşamaya mahkum bırakılmış olmak. Ha belki ayrı kalplerimiz içlerinde bir yerde birdir ama şimdi buna girersem çıkamam.
Hepinizi seviyorum. Bu seviyede de sevmeye çalışıyorum.
I’m at METU, photographing stuff. Colors just bloom at afternoons. My mind is calm like a winter lake when I shoot alone. You need to be constantly aware to catch compositions of light and landscape, that awareness shuts the back vocal of ego.
I was walking past the engineering department buildings. The shadow of tall buildings was lovely. I realized my mind was drifting into thoughts, I sat down onto a bench. Bowed my head down, watched the ant walking beside my boot. “What is the purpose of this ant?” I asked to myself, “For what does it live?”. As far as I could see the ant was moving randomly, poking his head into objects of interest. There was a multitude of those ants around. Seemingly random moving ants do store food, multiply, fight invaders and thrive in the long term so that their descendants could… repeat the cycle. Then a man passed by me, with documents in his hands, walking with pace. It was obvious he was late to somewhere. “What’s the purpose of this man?” I asked “For what does he live?”. Momentarily he was traveling from point A to B. On a wider time scale he was trying to get those documents signed. On even wider scale, earning money for his family so that his descandants could… continue doing the same thing.
I stood up before thoughts got deeper. I reached to tennis courts. Started practicing on my own. There was a man on the next slot, talking with his phone. Initially I didn’t evasedrop, why should I? But when it took half an hour for his quarrel to only grow louder that consisted only few words of a vocabulary, I listened. He was talking about an illness psychological in nature that has turned into physical. He was uncomfortable from his appearance as far as I could tell, but he was OK. as far as I’ve seen.
Then my mind is set off again as was in the bench. This man hated his appearance. What caused his depression was probably his intuition for his failure in a relationship. Or maybe he had fought a partner and hearts were broken. I was back into the disturbing thoughts that crawled into my mind when I ought to be calm and relaxed. The thing that made this man shout at his phone for an hour and broken his psychology was probably a major concern for the “future”. Not his future but future of his “kind”. I was watching objectively from outside, seeing him struggle with problems that he created himself. I thought about my own affairs, relationships, my feelings and thoughts on people. I did not want to think such things. I was tired. I collected my items. Put my jacket on. Went for a meal. I ordered the meal. A couple sat beside me while my meal was being served. I saw from peripheral vision that the man had a thin shirt and the woman had a fluffy skirt. I sensed their gaze upon me while I was tucking in my chicken breast. They started talking about catching cold. Man said “If you feel chilly I can find a shawl for you, or we can step indoors.” Few seconds later woman said “You’ll catch cold with that outfit”. That barren conversation went on for a while until menus arrived. They checked the menu. Women said “I’ll suggest a meal to you”. Man said “I’ve chosen something but go on”. Women lost her enthusiasm when he kind of rejected her proposal and said “Which cake did you choose?” They exchanged a strange glance, and man said “There was not too many options for a dessert”. Women said “Come on, why did we even sit here, we were going to eat dessert!”. Then they decided to leave and walked away, leaving me with a blown mind, again!
This time it was legendary. The root cause wasn’t an idea that popped up just now. I was watching all the examples, without a bias towards the people. I was observing the inefficiency of people at communicating and the absurdity of their conditions. The idea was this: At this theatre stage called the Earth, living beings pop into existance whose only trait is procreation. They live for a while, then they die whether they communicated well or not. I call this a stage, because for it to be stage there needs to be an audience. I wonder if there are beings that watch our riddiculous resentments, meaningless delusions, superfluous quarrels and laugh at our states or pity us with compassionately watered eyes. An audience, up there somewhere, in a dimension we can’t comprehend, among whom a flawless fellowship is sustained effortlessly. An observer for each person.
I thought about my close friends, we have an intimate friendship. Despite the prevalent love we might have occasional disagreements but they are forgotten by the minute. This fellowship is far beyond that. A fellowship like the leaves on the same tree. A fellowship of individuals who are actually parts of the same whole.
I thought about my failed relationships. Person A and B. Then there are observer A and B. The observers have a relationship beyond friendship. A relationship that my polarized mind can’t even comprehend. They could be watching person A and B like a theater play and could be commenting on the acts. They could even be chuckling while commenting as if the players were their parts, like “Oh we had quite a quarrel there.”, “You’ve dragged me into depression there”. Like two children who watch a set of polaroid photos and talk over the memories. Like children who grew in the same neighborhood since they were born.
…
Then I paid for the meal. Walked through the social building. Sun was gone, it was dark. There were people all around. I had hard time picking the faces of individuals. For a moment I tried to ascend to the higher personality level that I created in my ideas. We all are fellows in another dimension. And we could even be chit chatting about my thoughts here. I don’t know any of them personally, but I dearly, sincerely love them all. We are like leaves feeding from the same trunk as I say. Actually since we are leaves, we are feeding the tree, with memories and moments. Our scene is the Earth. I felt as if I was happy. No, no I felt true happiness. I defined happiness as such. The higher personalities in the ideas, that blew my mind away and their relationship which is immune to misunderstandings and riddiculous quarrels made me happy.
It means, to me at least, that the root cause of all misery in the world is lack of proper communication. Failure to share thoughts, emotions, feelings. Being connected on the same tree at one level, and at another being cursed to live being stuck inside seperate skulls. Maybe our seperate hearts are at unison somewhere deep within, but that is another day’s talk. I love you all. Trying to do so even on this level.
~~Cem